3/12/2007 - Webte Videolarim
Suandan itibaren Elimdeki Videolari 3farkli video Paylasim Sitesinden Yayinlamaya Basliyorum 1)You Tube EbrahemTr nikim 2)Dialy Motion EbrahemTr nikim
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/7/2007 - Dostluk
*Dostluk, gereğince tanımlanamazlardandır ve ancak, yaşamakla anlaşılır. *Bu yüzden dostluk, şiir gibi, aşk gibi anlatılmaz yaşanır. *Dahası bir ucu şiire düşer dostluğun bir ucu aşka. Şiiri ve aşkı bilmeyen bilemez dostluğu, dost olmayınca da şiiri ve aşkı. *Ucuz arkadaşlıkları dost olmak sananlar, kandan öte can kardeşliği olarak gelen dostlukları anlayamaz. *Okkalı bir yürek taşımayan, o yüreği her dem dağıtıp, toplamayan tadamaz onu. Çünkü şiirin ve aşkın barınmadığı yerde dostluk barınmaz. *Ne dini ne dili ne cinsi ne de kavmiyeti vardır dostluğun. Bir köprü gibi kurulur coğrafyalar arasına. Arzın bir ucunda yanan ateşte, yanar kavrulur öteki ucunda. Ayağa adım olur, dile söz olur, yaraya merhem, omuza dokunuş olur.İki eli kanda da olsa. *Dost, saklayandır, sırtlanandır, paylaşandır. *Dostluk iki dünyayı tutan bir yemin, sonuna kadar sadakat, sonuna kadar kefillik ve şahitliktir. *Dostluk gören ve gösteren bir aynadır. *Her dostluk dilini kendi kurar,imtihanı ve icazeti kendindendir. *Dostluk aynı yerde durmak değildir belki. Daha çok, aynı yöne bakmak, aynı yöne yönelmek ve yürümektir. *Bazen yollar dost kılar insanı, bazen dostluklar yola koyar. *Dostluk bir yoldur. Gerçek dost yarı yolda koymaz, *Nasıl yarı yolda koymazsa gerçek aşklar. Dost istenilmez, olunur. Çünkü her kadının başka bir Leyla oluşu ve farklı bir okla vuruşu gibidir dostluk .* Tarifesiz bir mektup gibi gelir. Dostluk belli bir mahremiyetin eritilip aynı kaba dökülmesiyle oluşan ortak bir mahremiyettir. *Her mahremiyet gibi dostluk da soruların, kelimelerin ve sözlerin bittiği yerdir.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/7/2007 - Farkli Bakmak
Bir zamanlar efendisinin evine her gün nehirden su taşıyan bir köle
vardı. Köle boynunda taşıdığı bir sopanın iki ucuna birer kova asar, bu
kovaları nehirden aldığı su ile doldurur ve eve getirirdi.
Ancak kovalardan birisi birkaç yerinden delinmiş eski bir kovaydı.
Dolayısıyla, nehirde ağzına kadar doldurulan suyun ancak yarısını
tutabilirdi eve kadar. Diğeri ise yep yeni ve sağlam bir kovaydı. Suyu
hiç sızdırmadan taşırdı. Tam iki yıl bu böylece devam etti. Sucu köle
nehirde iki tam kova dolduruyor, efendisinin evine geldiğinde ise
geriye sadece bir buçuk kova su kalıyordu.
Deliksiz kova bu başarısıyla gurur duyuyor ve ? Ben işimi tam görüyorum?
diyerek böbürleniyordu . Zavallı delik kova kusurundan dolayı utanıyor
ve kendisinden beklenenin sadece yarısını yapabildiği için hep
üzülüyordu. İki yıl boyunca deliğinden su sızdırmayı içine sindiremediği için, bir gün dile gelip nehir kenarında sucuya şöyle
dedi:
-Ey sucu insan! Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.
-Niye ki? diye sordu sucu.
-Neden utanıyorsun?
-İki yıl boyunca, yan tarafımdaki çatlaklar yüzünden sular akıp gitti
ve yükümün sadece yarısını efendinin evine götürebildim. Benim kusurum
nedeniyle sen de gayretlerinin karşılığını tam alamıyorsun.
Sucu eski delik kovaya acıdı ve şefkatli bir sesle şöyle dedi:
-Efendinin evine dönerken, yol kenarındaki çiçeklere bir dikkat et istersen.
Gerçekten de, tepeye çıkarken, delik kova yol kenarındaki enfes yaban
çiçeklerini gördü ve bu onu birazcık neşelendirdi. Ama yolun sonunda
yine kederlendi, ünkü yükünün yarısını yine çatlaklardan akıtmıştı. Bu
başarısızlığından ötürü sucudan yine özür diledi. Sucu kovaya şöyle
dedi:
-Yolun sadece senin tarafında çiçekler açtığını, diğer tarafında hiç
çiçek olmadığını farketmedin mi? Bu neden böyle biliyor musun? Ben
senin delik olduğunu baştan beri biliyordum ve bundan faydalanmak
istedim. Senin tarafındaki yol kenarına çiçek tohumları ektim. Ve her
gün dereden dönerken onları sen suladın. İki yıl boyunca bu güzel
çiçeklerle efendimin masasını süsleyebildiysem, bu senin sayende oldu.
Senin sayende, efendimin odası böylesine güzelleşti..
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/7/2007 - Kusur
Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. işveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işimden ayrılmak ve eşi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yasam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacındaydı, ne var ki. Müteahhit iyi isçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti. Marangoz kabul etti ve ise girişti, ne var ki gönlünün yaptığı iste olmadığını görmek pek kolaydı. Bastan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!. .işini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı. "Bu ev senin" dedi, "sana benden hediye". Marangoz soka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar miydi! Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatımızı kurarız. Çoğu zamanda, yaptığımız işe elimizden gelenden daha azını koyarız. Sonra da, şoka girerek, kendi kurduğumuz evde yaşayacağımızı anlarız. Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz. Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. "Hayat bir kendin yap tasarımıdır" demiştir biri. Bugün yaptığınız davranış ve seçimler, yarın yaşayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun. Hepimizin kendimize özgü kusurları vardır. Hepimiz aslında çatlak kovalarız. Büyük planda hiçbir şey ziyan edilmez. Kusurlarınızdan korkmayın. Onları sahiplenin. Kusurlarınızda gerçek gücünüzü bulduğunuzu bilirseniz eğer, siz de güzelliklere sebep kalabilirsiniz. "İnsanlarla birlikte büyüseler bile, kurdun eniği yine kurt olur." alıntıdır
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/7/2007 - 4mum
ir odada dört mum sessizce yanıyordu. O kadar derin bir sessizlik hüküm
sürüyordu ki odada, aralarındaki fısıltı şeklindeki konuşmalar bile
rahatlıkla işitiliyordu.
1. Mum "ben Barış'ım!" dedi. Ancak kimse benim sürekli yanık kalıp, etrafima ışık saçabilmeme yardımcı olmuyor. Artık sönmek üzereyim... Ve sessizce karanliğa gömülüverir...
2. Mum "ben İman'ım" der. Ama artık gerekli olduğuma inanmıyorum.. Yanık kalmamın da bir kıymeti kalmadı, diye eklerken hafif bir esinti ışığını
söndürüverir.
3. Mum çok üzgündür. "Ben SEVGİ'yim" ama etrafıma ışık verecek gücüm kalmadı.
İnsanlar beni hep kenara itiyorlar. Kendilerine en yakın olanları bile
sevmemeye başladılar. Sessizce söner gider Sevgi mumu...
O sırada içeri aniden bir çocuk girer. 3 mumun söndüğünü görünce sebebini
sorar ve niçin sonuna kadar yanmadıklarına hayıflanarak ağlamaya başlar.
4. Mum, yumuşak ve yatışıtırıcı sesi ile çocuğa ağlamamasını söyler. "Korkma ben etrafıma ışık saçtığım sürece diğerleri yeniden yanarlar ve onlar da
aydınlatmaya devam ederler. Zira ben UMUD'UM !" Gözleri parlayan çocuk umut
mumunu alır ve diğerlerini sevgiyle teker teker yakar.
İçinizdeki umut mumunun saçtığı ışığı asla söndürmeyin. Küçük çocuk gibi diğer sönmek üzere olan üç mumun da sürekli yanık kalmalari için çaba harcayın... alıntıdır
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/7/2007 - Affetmek
Affet beni baba...
Evlendiğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli
tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu
düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine
böyle bir tartışma anında; eşi, bütün bağları kopardı ve "Ya ben
giderim, ya da baban bu evde kalmayacak" diyerek rest çekti. . Eşini
kaybetmeyi göze alamazdı.
Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası, sevdiği ve
kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele
etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve
çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hâlâ onu ölürcesine seviyordu.
Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu
buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı
kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve
ihtiyacı neyse karşılayacak,böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar
yaşamayacaktı.
Babasına lâzım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak
babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu
Can, "Baba bende seninle gelmek istiyorum" diye ısrar edince onu da
arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.
Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi
yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can, sürekli babasına "Baba
nereye gidiyoruz ?" diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan;
nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor
oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.
Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir
buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş,
tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan
yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi.Sonra diğer malzemeleri taşıdı
en son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi.
Tipi, adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına
vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye
başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm
diye düşündü.
Öyle üzgündü ki, dünya başına göçüyor gibiydi. O, bu duygular
içindeyken babası, yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek
verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu
incinmişti, içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise
olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak
olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu.
Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi, yanaklarını ve
ellerini defalarca öptü.Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık
ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna
mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla
barakayı terketti. Arabaya bindiler.
Can yola çıktıklarında ağlamaya başladı, neden dedemi o soğuk yerde
bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor
diyemiyordu.
Can: "Baba, sen yaşlandığında ben de seni buraya mı getireceğim?" diye
sorunca dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte
deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında "Beni affet
baba." diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış
çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı.
Oğlu: "Baba beni affet! Sana bu muameleyi yaptığım için beni affet!"
diye hatasını belli ediyordu...Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı
cevabı veriyordu... "Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ
başına atmadım ki, sen beni atasın... Beni bu dağda bırakamayacağını
biliyordum. alıntıdır
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/7/2007 - Kum ve Taş
Bu hikayede iki arkadaşın çölde yürüdüğünü anlatır.
Yolculuğun bir noktasında bir tartışma olur ve biri diğerine tokat atar.
Tokadı yiyen canı acır ama bir şey söylemeden kurma şöyle yazar:
“ BU GÜN EN İYİ ARKADAŞIM BENİ TOKATLADI”
Bir vahaya gelene kadar yürümeye devam ederler ve suya girmeye karar
verirler. Tokadı yiyen bataklığa saplanır ve boğulmak üzereyken
arkadaşı kurtarır. Boğulmadan kurtulan, kurtulduktan hemen sonra bir
taşa şöyle yazar:
“BU GÜN EN İYİ ARKADAŞIM HAYATIMI KURTARDI”
Tokadı atan ve hayat kurtaran sorar:
“Canını acıttığımda kuma yazdın, neden şimdi taşa ?
Diğeri cevaplar:
“Birisi canımızı yaktığında kuma yazmalıyız ki bağışlama rüzgarı
silebilsin, ama biri bizim için iyi bir şey yaparsa taşa kazımalıyız
hiçbir rüzgar silmesin.” alıntıdır.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/7/2007 - Sevgi icin gec Kalmamak
Seni seviyorum" diyebilmek.. .
15 yıl kadar önceydi. Tommy'yi ilk o gün görmüştüm. 'İnancın Tarihi'
dersimin öğrencilerinden biriydi. Uzun saçlı, değişik bir gençti.
Sınıfta benimle en çok tartışan öğrenci oldu. Tanrı'ya kayıtsız şartsız
inanmayı kabullenmiyordu. Mezun olurken bana, imalı imalı "Günün
birinde Tanrı'yı bulacağıma inanıyor musun, hocam?" dedi...
"Hayır" dedim, yumuşakça.
"Yaa..." dedi. "Oysa senin bu derste Tanrı'yı pazarladığını sanıyordum hocam..."
Kapıdan çıkıp gitmek üzereyken arkasından bağırdım:
"Tanrı'yı bulabileceğini düşünmüyorum. Ama o seni mutlak bulacak, bir gün, eminim."
Tommy omzunu silkip yürüdü. Mezuniyetten sonra izini kaybetmiştim ki,
acı haberi kendisi getirdi bana. Ölümcül kansere yakalanmıştı. Odama
girdiğinde zayıflamış, çökmüştü. Kemoterapi, o uzun saçlarını dökmüştü.
Ama gözleri hâlâ pırıl pırıldı.
"Birkaç haftalık ömrüm kalmış hocam" dedi.
"Sana bir şey sorabilir miyim?" dedim.
"Tabii," dedi... "Ne öğrenmek istiyorsun?"
"Sadece 24 yaşında olmak ve ölmekte olduğunu bilmek nasıl bir şey?"
"Daha kötüsü olabilirdi. 50 yaşında olmak, kafayı çekmek, kadınları
becermek ve müthiş paralar kazanmayı, yaşamak sanmak gibi..."
Sonra niye geldiğini anlattı: "Okulun son günü sana Tanrı'yı bulup
bulamayacağımı sormuş, 'Hayır' yanıtı alınca şaşırmıştım. Sonra 'Ama o
seni bulur' dedin... İşte bunu çok düşündüm. Doktorlar ciğerimden parça
alıp kötü huylu olduğunu söyleyince, Tanrı'yı aramayı ciddiye aldım
birden. Habis ur diğer hayati organlarıma yayılmaya başlayınca
sabahlara kadar dualar etmeye başladım. Hiçbir şey olmadı... Bir sabah
uyandığımda, ilahi bir mesaj alma yolundaki umutsuz çabalarımdan
vazgeçiverdim, aniden. Ömrümün geri kalan vaktini, Tanrı, ölümden sonra
hayat falan gibi şeylerle geçirmeyecektim. Daha önemli şeyler yapma
kararı aldım. O zaman gene seni düşündüm.. 'En büyük mutsuzluk sevgisiz
bir hayat sürmektir. Bundan daha kötüsü de bu dünyadan, sevdiklerine
'Seni seviyorum' diyemeden gitmektir' demiştin. Son günlerimi bu eksiği
gidermekle harcayacaktım işte... En zorundan başladım. Babamdan..."
Oğlu yanına geldiğinde babası gazete okuyormuş.
"Baba seninle konuşmam lazım" demiş, Tommy.
"Peki konuş oğlum."
"Yani çok önemli bir şey..."
Babası gazeteyi 10 santim indirmiş o zaman aşağı: "Neymiş o bakalım?"
"Baba, seni seviyorum. Bunu bilmeni istedim..."
Tommy gülümsedi, arkasını anlatırken.. Babasının elinden yere düşmüş
gazete. Hayatında hiç yapmadığı iki şeyi yapmış: Tommy'ye sarılmış ve
ağlamış.
Sabaha kadar konuşmuşlar. Babası ertesi sabah işe gitmek zorunda olduğu halde.
"Annem ve kardeşimle daha kolay oldu" diye devam etti Tommy. "Onlar da
bana sarılıp ağladılar. Yıllardır bana söylemedikleri, söyleyemedikleri
şeyleri anlattılar... Bütün bunları yapmak için bu kadar geç kalmış
olmama üzüldüm sadece. Ölümün gölgesi üzerime düşünce kalbimi
açıyordum, bana aslında çok daha yakın olması gereken insanlara."
"Tommy" dedim, "Sandığından çok önemli şeyler söylüyorsun, tüm
insanlığa... Sen Tanrı'yı bulmanın en emin yolunu anlatıyorsun. Onu
sadece kendine ayırmak, sadece ihtiyaç duyunca aramak işe yaramaz. Ama
hayatını sevgiye açarsan o gelir seni bulur... Bunu anlatıyorsun
farkında mısın?" Devam ettim: "Tommy bana bir iyilik yapar mısın?
Bunları gelip sınıfımda da anlatabilir misin?"
Bir gün tespit ettik. Ama Tommy gelemedi o gün. Ölümle hayatı sona
ermemişti tabii. Şekil değiştirmişti. Büyük bir adım atmıştı sadece...
İnanmaktan, görmeye geçmişti.
Ölümünden önce son bir defa konuşmuştuk. "Söz verdiğim derse gelemeyeceğim. Çok halsiz ve bitkinim hocam," demişti.
"Anlıyorum Tommy!"
"Benim yerime onlara sen anlatır mısın hocam? Sen anlatır mısın? Herkese, bütün dünyaya benim için anlatır mısın?"
"Anlatırım Tommy" dedim... "Anlatırım, merak etme..!"
İnsanlara "Seni seviyorum" demek için, ölümü beklemenize gerek yok.
Şimdi, hemen şimdi başlayabilirsiniz. Başlayın ki, hayatınız
güzelleşsin, zenginleşsin. Hem... Şimdi başlamazsanız, belki de söyleme
şansınız hiç olmayabilir
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/7/2007 - Doktor ve Hastası
DERS
Dr.Paul Ruskin, öğrencilerine psikoloji dersini okuturken bir olay anlatıyor;
-Hasta ne konuşuyor,nede söylenenleri anlıyor
-Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor,
-Zaman,yer yada kişi kavramı yok
-Yalnız, nasıl oluyorsa kendi adı söylendiğinde tepki veriyor.
-Son 6 aydır onun yanındayım,ne görünüşü için çaba sarfediyor
nede bakımı
yapılırken yardım ediyor,
-Onu hep başkaları besliyor ve yıkayıp,giydiriyor.
-Dişleri yok yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor
-Gömleği salyalardan dolayı sürekli leke içinde
-Yürüyemiyor
-Uykusu düzensiz
-Gece yarısı çığlık çığlığa uyanıp herkesi kaldırıyor
-Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada sebep yokken
sinirleniyor,biri gelip onu yatıştırana kadar feryat figan
bağırıyor.
Bu olayı anlattıktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle bir
hastanın bakımını üstlenmeyi isteyip istemediklerini sorar. Öğrenciler bunu yapamayacaklarını söylerler.
Ruskin,kendisinin bunu büyük bir zevkle ve istekle yaptığını ve
mutlaka onlarında yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler hayrete
düşerler.
Daha sonra Ruskin bahsettiği hastanın fotoğrafını dolaştırmaya
başlar.Fotğraftaki kişi; doktorun altı aylık küçük kızıdır..... alıntıdır.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/7/2007 - Tum Servet
EN PAHALI RESİM
Avrupa'nın ünlü sanat merkezi kentlerinden birinde çocuğun biri vitrinde çok
hoş bir tablo görür. Tablo belli ki oldukça pahalıdır. Çocuk bu
tablonun bir sonraki sene ağabeyinin doğum gününe almayı
ister ve
Bir iş bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği tüm para ile o mağazaya
gider. Şanslıdır, tablo satılmamıştır. İçeri girer ve tabloyu bir süre
izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve:
"Ağabeyimin doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum. Tüm param da bu kadar." der.
Ressam bir süre düşündükten sonra tabloyu paketler ve resmi satar. Çocuk paketini alır ve teşekkür ederek çıkar.
Mağazada adamın arkadaşları da vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar:
"Sen ne yaptın! O resmin değeri milyon ederdi Neden bu kadar az bir rakama sattın?"
Adam cevap verir:
"Evet, ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim. Ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim?" alıntıdır.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Sagdaki Katagorilere mutlaka Goz Atin
Kategoriler
Arkadaşlarım
|